Bir süre önce katıldığım bir webinarda deneyimlediğim o anı hâlâ içimde sindirmeye ve yankılarını hissetmeye devam ediyorum… IAGP’nin düzenlediği “The Mystic Wisdom of J.L. and Zerka T. Moreno” başlıklı bu buluşma, Bojana Glušac Drašlar ve Zerka’nın öğrencilerinden Edward Schreiber liderliğinde gerçekleşti. Çalşmanın odağında psikodramanın kökleri, Moreno’nun derin dünya görüşü ile formun ve formsuzluğun o etkileyici dansı vardı.
Birinci ve İkinci Evren
Moreno’ya göre iki evrenin içinde var oluyoruz. Biri; formun, zamanın ve mekânın belirleyici olduğu, üstlendiğimiz rollerle hareket ettiğimiz günlük hayatımız. Diğeri ise her şeyin birbiriyle görünmez iplerle bağlı olduğu, sınırların silindiği o öz kaynak.
Kulağa biraz soyut geliyor, değil mi?
Oysa o gün bu iki evreni sadece teorik olarak konuşmadık; birlikte deneyimledik. Basit bir somutlaştırma egzersizi sayesinde, zihnimiz kavramı henüz tam olarak analiz edemeden bedenimiz o kaynağa çoktan temas etmişti bile. İşte tam da Moreno’nun işaret ettiği hakikat buydu: Gerçekten anlamak için önce yaşamak gerekir.
İçimizdeki Şifacı ve İyileşme Gücü
Moreno’nun mesleki yolculuğumda ve kalbimde çok kıymetli bir yer tutan temel bir kabulü var: İyileşme dışarıdan boca edilen bir şey değildir. Her insanın içinde kendi yaralarını sarabilecek, yönünü bulabilecek bilge bir merkez vardır.
Bir uzman ve yol arkadaşı olarak benim rolüm, bir şeyleri sıfırdan inşa etmekten ziyade o merkezi nazikçe uyandırmak; sadece önündeki taşları, engelleri temizleyerek yolu açmak. Bu bakış açısı seans odasında bana hem büyük bir hafiflik veriyor hem de eşlikçilik sorumluluğumu derinleştiriyor.
Ayrılık Bir His, Gerçek Değil
O buluşmadan cebimde kalan en güçlü his şuydu: Birbirimizden sandığımız kadar kopuk ya da ayrı değiliz. Okyanusta kaybolmuş bir damla değiliz; bilakis tek bir damlanın içindeki koca okyanus gibiyiz. Gerçek bir bağ kurmak sonradan çabayla edinilen bir hedef değil; zaten hep orada olan o bağı eylemle fark etme meselesi.
Şimdi size sormak istiyorum: Sizin de bir meseleyi zihninizle didik didik ederek değil de, sadece bedeninizle yaşayıp deneyimleyerek “tamamlandığını” hissettiğiniz bir an oldu mu?